Yine içimdeki bi salıncakta oturuyorum, yanımda bi yabancı ama sesi tanıdık. Zaten suratına da bakmıyorum. Gözlerim sahile kilitlenmiş şekilde, onun üzerindeki yansımaları ve ışıkları izliyorum. Arada bi gökyüzüne kaldırıp başımı içime çektiğim dumanı üflüyorum, çoğu kez belki aynı anda havaya duman bırakırız da birleşir umuduyla yaptığım gibi. Kalan son umutlarımdan biri.
Olmayışını anlatıyorum kendime ve yanımda hiç ses çıkartmadan beni izleyip dinleyen kişiye. Ona bakmıyorum ama sigarasını nasıl acıyla içine çektiğini görebiliyorum. Belki denizden yansıyan bi acı. Ne çok acılar görmüştür bu deniz diye düşünüyorum. Kaçını içine hapsetmiştir, kaçını yutmuş ve artık taşmıştır.
Şimdi diyorum geri dönse ne yaparım? Bunu düşünüyorum. Önceleri bu soruya bi saniye bile düşünmeden affederim tabi derdim. Çünkü düşünmezdim. Affetmek büyüklüktür diyor birisi ne münasebet, beni kırdığı kalbimin parçaları canıma bata bata büyüttü ne münasebet. Ona içimin bütün acısıyla geldiğimde beni uçurumun kıyısından o itti. O uçurumun her taşını gördüm, çarpa çarpa en dibe kadar geldim ben. Şimdi o uçurum kenarına gelip elini uzatsa, elimi dahi kaldıracak gücüm yok, zaten buna istediğim de yok. Eğer hala bi şeylere devam etsin isterse, o uçurumdan atlasın çarptığı her taşta yaşattığı acıyı kendi yaşasın. Bütün darbelere rağmen devam edebilecekse, ben yeniden doğmaya hazırım.
Susuyoruz, aynı anda gökyüzüne bıraktığımız duman birleşip havaya karışıyor. Bir müddet onu izliyoruz. Sessizliği dalganın taşlara çarpışı bozuyor. Bak bi acıyı daha taşırdı deniz.
Her dumanda azalacak olsa şu acı ciğerim sökülene kadar içerim diyorum, kalbin sökülmesinden iyidir. Ve içimde sevdiğine dair en ufak bi inanç olsaydı bu salıncakta elimde kalbimle oturmazdım.