22 Haziran 2015 Pazartesi

Düşüncede salıncak

Düşünmeye başladığım zamanlarda kendimi hep içimdeki salıncakta otururken buluyorum. Bazen de gidip bi salıncakta oturup düşünmeye başlıyorum, belli olmuyor hayatımdaki çoğu şey gibi. 
Yine içimdeki bi salıncakta oturuyorum, yanımda bi yabancı ama sesi tanıdık. Zaten suratına da bakmıyorum. Gözlerim sahile kilitlenmiş şekilde, onun üzerindeki yansımaları ve ışıkları izliyorum. Arada bi gökyüzüne kaldırıp başımı içime çektiğim dumanı üflüyorum, çoğu kez belki aynı anda havaya duman bırakırız da birleşir umuduyla yaptığım gibi. Kalan son umutlarımdan biri.
Olmayışını anlatıyorum kendime ve yanımda hiç ses çıkartmadan beni izleyip dinleyen kişiye. Ona bakmıyorum ama sigarasını nasıl acıyla içine çektiğini görebiliyorum. Belki denizden yansıyan bi acı. Ne çok acılar görmüştür bu deniz diye düşünüyorum. Kaçını içine hapsetmiştir, kaçını yutmuş ve artık taşmıştır. 
Şimdi diyorum geri dönse ne yaparım? Bunu düşünüyorum. Önceleri bu soruya bi saniye bile düşünmeden affederim tabi derdim. Çünkü düşünmezdim. Affetmek büyüklüktür diyor birisi ne münasebet, beni kırdığı kalbimin parçaları canıma bata bata büyüttü  ne münasebet. Ona içimin bütün acısıyla geldiğimde beni uçurumun kıyısından o itti. O uçurumun her taşını gördüm, çarpa çarpa en dibe kadar geldim ben. Şimdi o uçurum kenarına gelip elini uzatsa, elimi dahi kaldıracak gücüm yok, zaten buna istediğim de yok. Eğer hala bi şeylere devam etsin isterse, o uçurumdan atlasın çarptığı her taşta yaşattığı acıyı kendi yaşasın. Bütün darbelere rağmen devam edebilecekse, ben yeniden doğmaya hazırım.  
Susuyoruz,  aynı anda gökyüzüne bıraktığımız duman birleşip havaya karışıyor. Bir müddet onu izliyoruz. Sessizliği dalganın taşlara çarpışı bozuyor. Bak bi acıyı daha taşırdı deniz. 
Her dumanda azalacak olsa şu acı ciğerim sökülene kadar içerim diyorum, kalbin sökülmesinden iyidir. Ve içimde sevdiğine dair en ufak bi inanç olsaydı bu salıncakta elimde kalbimle oturmazdım. 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Hissin son dokunuşu

Bi yerde oturduk. Aslında orada sadece ben vardım ama oturduk. Eskiden tanışıklığım olduğu bi hisle ve olmaktan korktuğum bir yerde. Eskiden beri sevmediğim bir hisle tekrar bi yerde kesişmenin verdiği bi korku. 
Yanımda olduğunu varsaydığım hiçbir anda yanımda yoktun tıpkı şimdiki gibi. Bir şeyler sırf siz istediğiniz için olmaz ve sırf isteğim için olmamışlığın çok. Bana çok şeydin aslında ben sana hiçbir şeyken. Senin yerin çoktu bende en başından bu oturduğumuz yere kadar, sende belki de hiç başlamamış bi iç çekişken. 
 Ben konuştum, sen sustun. Ben konuştukça sussaydın çıtımı bile çıkarmazdım. Ben susarken de sen sustun. Konuşmamak için yemin etmiş gibi bi halin vardı ki çok az şeye sadık kalırdın. Bu çok az şeye dahil olamamanın hüznü bana sustukların kadar. 
Sevmediğim ot burnumun dibinde bitirdi ve her defasında onları sen sulardın. Tıpkı bu sevmediğim eski hissi, tozlu raflarında bulup önüme koyuşun gibi. Hiç tereddüt etmedin, etmedim. Acısını bildiğim bi hissi önceden tatmamışçasına yudumladım ve sana güvenip sanki hiçbir şey olmayacak gibi alıp onu koydum kalbime. Tozuyla hiç silmeden. Daha ne kadar mikrop kapabilirdi ki açılan o yaralar. Böyle düşündüm ve alıp onu açtığın en derin yaranın ayak ucuna koydum. Ondan sonra kalbimin her atışında öldüm.  
Biri yine o hissi önüme koydu ve o his yine aynı noktadan kalbimi parçalara ayrıldı ve o biri daha bunu umursamadan hayatımdan sıyrıldı. Sıyrıklarla atlatan birinin yanında ölenin lafını yapmak hep bana düştü. Bende tuttum. 

O son istasyondu ve sen yanımda yoktun. O son hissedişti ve ben bu sefer doydum. O son kişiydi ve sonunda öldüm.